Yaz mevsimi geldiğinde Türkiye’nin batı kıyıları bir başka olur. Bodrum, Çeşme, Marmaris… Ve artık Yunan adaları da dahil. Ege’nin masmavi koylarında salınan milyon dolarlık yatlar, son yıllarda yalnızca bir ulaşım aracı değil; birer “sosyalleşme arenası” haline geldi. Ancak bu arenası olan dünyada sadece güneşlenilmiyor, maalesef toplumun vicdanı da yanıyor.
Deniz Manzaralı Ayrışma
Bodrum’dan Çeşme’ye, oradan Mykonos’a uzanan bu özel yat partileri, yalnızca eğlencenin değil, sınıf farkının, görgüsüzlüğün ve kontrolsüzlükle örtülmüş “ben merkezli özgürlüğün” vitrinine dönüştü. Yatların üstünde çılgın partiler, DJ performansları, yüz binlerce liralık şampanyalar, sosyal medyada filtreli bir yaşamın gösterisi…
Ancak aynı koyda, plastik şemsiyesini kendi getiren bir ailenin çocuğu, o yatlardan gelen sesle uyanıyor. Biri güneşi selamlıyor, öteki huzuru kaybediyor.
Yunan Adaları: Kaçış mı, Kaçaklık mı?
Çeşme’den hareket eden birçok yat, rotasını Sakız, Samos, Mikonos gibi Yunan adalarına çeviriyor. Sebep ne? “Özgürlük.” Çünkü orada denetim yok, vergiden kaçmak kolay, gürültüye kimse karışmıyor. Ama bu kaçış aslında bir kaçak yaşam biçimi: ne ahlaka ne de hukuka sadık kalıyor.
Bugün Mykonos sahilinde çırılçıplak dans edenlerin bir kısmı, ertesi hafta İstanbul’da iş insanı, STK temsilcisi ya da kanaat önderi olarak kürsüde konuşabiliyor.
Bu Partiler Kimin Gösterisi?
Buradaki mesele aslında birkaç özel partinin kendisi değil. Bu, daha büyük bir hikâyenin vitrini. Gösteri toplumu kendini bu yatlarda yeniden üretiyor. Kendine hayran insanlar, başkasının gözünde var olmaya çalışıyor. Story atmadan dans edilmiyor, takipçi gelmeden eğlenilmiş sayılmıyor. Eğlence değil, kendini ispat maratonu.
Ve bu maratonda dürüstlük, ölçü, sorumluluk çok geride kalıyor.
Devlet Nerede, Toplum Ne Yapmalı?
Yatlar açıkta olduğu için denetim zayıf. Çevre kirliliğinden yüksek sesle tacize varan birçok olay göz ardı ediliyor. Sahil Güvenlik’in yetki alanı yetersiz; cezalar caydırıcı değil. Belediyeler ise bu konulara göz yumuyor, çünkü yat turizmi para getiriyor. Ama sormak gerek: Kimin parasıyla, kimin huzurunu satın alıyoruz?
Toplum olarak da buna alışıyoruz. Tepki vermemeye, kanıksamaya başlıyoruz. Normalleşen her rezillik, bir sonraki rezilliğin basamağı oluyor.
Yat mı, Yatış mı?
Yat partilerinin ardındaki gerçek; sadece şatafat değil, toplumun vicdanına vurulan bir gölge. Bu partiler, giderek “kimliğini para üzerinden inşa eden yeni bir zümrenin” güç gösterisine dönüşüyor.
Gelin, sadece o partilere değil; onları mümkün kılan sistemlere, sustukça büyüyen görgüsüzlüklere ve sessiz kaldığımız her düzensizliğe de bakmayı öğrenelim.
Çünkü mesele yat değil, onun arkasında yatan gerçeklerdir.