Yaz geliyor. Her yıl aynı cümleyi tekrar ettiğimiz halde, yine de içinde bir umut, bir telaş, bir başkaldırı taşıyor bu üç kelime. Güneş biraz daha uzun kalıyor pencerede, sabahlar uykudan çok uyanışı çağırıyor artık.
Kaldırımlarda karpuz kabuğu görmesek de, içimizde bir şeyler kıpırdıyor. Çocukluğumuzun yazları geliyor aklımıza; mahalle aralarında kurulan tahta salıncaklar, bakkaldan alınan dondurmalar, asla bulunamayan ikinci terlikler...
Ama artık o eski yazlar yok. Yaz da değişti, biz de. Şehirler büyüdü, gölgeler küçüldü. Tatil denilen şey, birkaç fotoğrafla ispatlanan bir koşuya dönüştü. Oysa eskiden yaz demek, durmak demekti. Gölgeye çekilmek, bir kitapla saatleri yavaşlatmak, kumsalda ayakkabısız yürümekti.
Yine de yaz geliyor. Gelmeli. Çünkü insanlar hâlâ umut etmek istiyor. Kış boyunca ertelenen ne varsa, yazın çözüleceğine inanıyor. Diyet listeleri, ertelenmiş sohbetler, planlanan yolculuklar… Belki de bu yüzden yaz, sadece mevsim değil; bir niyet, bir yeni sayfa.
Kim bilir, belki bu yaz daha az ekran, daha çok deniz görürüz. Belki gerçekten karşılıklı otururuz birileriyle. Ve belki, akşam serinliğinde içilen bir çay, hayatı güzelleştirmeye yeter.
Yaz geliyor. Gelsin. Bu kez biraz daha yavaş, biraz daha içten gelsin.