İnsanlık tarihini sayfalardan okumak mümkündür, ama onu en derinden hissetmenin yolu, sessiz taşların arasından geçmektir. Anadolu’nun bir dağ yamacında, Akdeniz’in kıyısında ya da Mezopotamya’nın bereketli ovalarında karşınıza çıkan bir sütun başlığı, bir mozaik parçası ya da yarısı toprağa gömülmüş bir yazıt... Her biri, zamanın küllerinden yükselen birer hafıza kırıntısıdır.
Antik kalıntılar sadece taş, toprak ve mermer yığınları değildir. Onlar, binlerce yıl önce yaşamış insanların hayal gücünü, inancını, bilgisini ve ihtişamını bugüne taşıyan canlı hafıza kapsülleridir. Efes’te yürürken bir Roma kadınının ayak seslerini, Bergama’da bir filozofun düşünce izlerini, Nemrut Dağı’nda tanrılarla konuşmaya çalışan kralların kibrini duyabilirsiniz.
Ne yazık ki, günümüz insanı antik kalıntılara çoğu zaman “turistik obje” ya da “fotoğraf fonu” olarak yaklaşıyor. Oysa o taşların arasında bir uygarlığın yükselişi kadar çöküşünün de izi vardır. Ve bu izler bize yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğe dair uyarılar da fısıldar.
Bir medeniyetin ayakta kalmasını sağlayan şey sadece ordusu, sarayları ya da zenginliği değildir. Sanatı, felsefesi, hukuku, şehir planlaması ve doğayla kurduğu dengedir. Bugün antik kalıntılar arasında dolaşırken, bu uygarlıkların zamanla nasıl çürüyüp yok olduğuna da şahit oluruz. Tarih, sadece övgü değil, uyarıdır da.
Antik çağlardan bize miras kalan bu sessiz tanıklar, aslında oldukça konuşkandır. Onları anlamak için biraz durmak, biraz düşünmek ve biraz saygı göstermek gerekir. Çünkü geçmişi bilmeden ne bugünü anlayabiliriz, ne de geleceğe sağlam bir köprü kurabiliriz.
Belki bir gün hepimiz şu sorunun cevabını düşünmeliyiz:
Bizden geriye ne kalacak ve bir gün biri o kalıntılara baktığında ne düşünecek?