İstanbul Boğazı, bir milletin tarihi, bir medeniyetin aynasıdır. O eşsiz silüet sadece bir manzara değil, yüzyıllar boyunca biriken bir kültürün, zarafetin ve estetiğin sembolüdür. Ancak ne acıdır ki bu miras, uzun yıllardır çarpık rant anlayışının, göz yumulan usulsüzlüklerin, "her şeyi parayla çözerim" diyen bir zümrenin işgali altında nefes alamaz hale geldi.
Geçtiğimiz günlerde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na yapılan bir ihbarla harekete geçildi ve Boğaz’daki bazı ünlü otel, restoran ve yalıların kaçak eklentileri birer birer yıkılmaya başlandı. Kimilerinin otopark diye sunduğu yerin üstünde cam kaplı lounge alanları, kimilerinin bahçe dediği yerde havuzlu müşteri alanları vardı. Hepsi Boğaz’a karşı, tüm yasa ve estetik değerlere meydan okurcasına yükselmişti.
Yıllardır süren sessizliğin ardından gelen bu adım sevindirici. Ancak şu soruyu sormadan edemeyiz:
Bu kaçak yapılar oraya nasıl inşa edildi? Kimler göz yumdu, kimler korudu, kimler görmezden geldi?
Bir işletmenin yıllarca kaçak yapıyla faaliyet göstermesi, sadece işletmenin suçu değildir. O yapının ayakta kalmasına olanak sağlayan, mühürleri fiilen kaldıran, “bir şey olmaz” diyerek denetlemeyen yetkililer de bu suça ortaktır.
Şimdi yıkımlar başladı. Ama mesele yalnızca duvarları indirmek değil. Asıl mesele, bu kültürel kıyımın neden yıllarca sürdüğünü anlamak ve bir daha asla tekrarlanmaması için kalıcı, şeffaf ve kararlı bir sistem kurmaktır.
Boğaz sadece zenginlerin manzaralı akşam yemeği yiyip story attığı bir fon değildir. Burası bir mirastır. Fatih’in emaneti, Sinan’ın silueti, Yahya Kemal’in mısralarıdır. Betonla değil, zarafetle yaşar.
Umarım bu yıkımlar bir "göstermelik" operasyon değil, gerçek bir zihniyet dönüşümünün başlangıcı olur.