Bazı hayatlar, parıltılı ekranların ardında sessiz bir çığlıkla sürer. O çığlık duyulmaz çoğu zaman. Duymak istemeyiz çünkü. Gerçekler yüzümüze çarptığında ekranları değiştirir, konuyu kapatır, gündeme geçeriz. Ama bazı çığlıklar vardır ki, sustuğu an bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Nihal Candan... Sosyal medya çağının tanınan isimlerinden biri. Kimi için sadece bir "fenomen", kimi için ekranlardan tanıdık bir yüz. Ama artık hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü o artık yok. Hayat, gençliğinin baharında onu bizden aldı. Hem de göz göre göre.

Bir dönem, televizyon programlarıyla adını duyurdu. Ardından sosyal medyanın rüzgarına kapıldı. Şöhretin ışığı altında, hep gülümsüyordu. Ama ne gariptir, bazı gülüşler yalnızlıktan beslenir. Bazı parıltılar da karanlığın içinde daha çok parlar. Nihal, içeride ne fırtınalar koparıyordu kim bilir?

Cezaevi süreci, onun için yalnızca hukuki bir mesele değildi. O süreçte psikolojisi altüst oldu. Anoreksiya nervoza gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele etti. 23 kiloya kadar düştü, yoğun bakımda kalbi durdu. Bir değil, iki kez. Hayat ona tutunmak için şans tanıdı ama o çoktan yıpranmıştı. Belki de bu dünyadan çoktan vazgeçmişti...

Şimdi sessizlik var. Onun adını ekranlarda duymayacağız artık. Onun kıyafetlerini, makyajını, lüks hayatını, yaşadığı polemikleri konuşmayacağız. Belki de ilk kez gerçekten konuşacağız onu. Bir genç kadının içten içe eriyişini, yalnızlığını, çaresizliğini…

Bu sadece Nihal Candan’ın hikâyesi değil. Bu, modern çağın, hızlı tüketimin, linç kültürünün ve yalnızlığın hikâyesi. Bizler ekran karşısında izledik, yorumladık, güldük, eleştirdik. Ama kimse sormadı: “İyi misin Nihal?”

Oysa bazı sorular çok geç sorulur.

Şimdi o sorular sonsuz bir sessizliğe soruluyor.

Ve cevap yok.

Ruhun şad olsun, Nihal. Gerçek huzuru belki de orada bulursun.